Ara

Günümüzde Haz Arayışı ile Kaynakları Artarken, Neden Alınan Tatmin ve Mutluluk Azalmakta?

Şöyle bir 5 yıllık zaman dilimleri ile geçmiş hayatınıza doğru bir bakın. Her geçen sene fiziksel kaynakların arttığı nokta da daha fazla haz arayışında ve doyurulamayan bir doyurma çabasındayız. Bu sağlanamayan doyum, kişiyi hayata karşı daha isteksiz, keyifsiz, mutsuz bir döngünün girdabında savrulmasına neden olduğunu görmemek ise kaçınılmaz. Elbette ekonomik, sosyolojik, siyasi, tasavvufi ve bir çok alandan bakılabilecek perspektiflerle, kapsamlı bir biçimde tartışılması en sağlıklısı olacaktır. Fakat fikirlerimi bir kenara bırakarak sadece mesleğim çerçevesinde bilgiler ışığında değerlendireceğim. Bu değerlendirme ise beni yazımın ana sorusuna getirmiş olacak: Günümüzde mutluluk, neden bu kadar haz alma üzerine kurulu?


FELSEFİ BİR BAKIŞ: HEDONİZM


Haz ve Doyum denildiğinde aklıma ilk gelen şey Hedonizm kavramı üzerinde kısa bir gezinti ve literatüre bakmak oldu. Hedonizm, kökenlerini antik yunan döneminde Sokrates Okulundan sonra kurulan Antik Yunan Kirene Felsefe Okuluna kökleri dayanmakta, Yunanca hedone'den (zevk), hedys'ten ("güzel" veya "hoş") türetilmiş. Hedonizm savunucuları günümüzde dahi yanlış anlaşılan bir şeye daima vurgu yapmakta bende burada tekrardan belirtmek isterim. Hedonizm, sadece fiziksel ve materyalist ihtiyaçlardan geçmez. Bilgiden, öğrenmeden, sanattan, dostluktan, bir amaç uğruna kendi hayatını ona adamaktan da kaynaklanan hazlığın varlığını kabul ederler.


Kireneciler, anlık algıların ve hislerin ötesinde bir şeye erişmemiz mümkün olmadığını, bu nedenle mevcut anın hazları ötesindeki hazları amaç edinmek anlamsız olduğunu söyler ve şu şekilde eklerler: Hatırlanan ve umulan hazlar, mutluluğun kurucu unsuru olup mevcut hazza katkı yaptıkları sürece değerlidir. Haz, mutluluktur. Doğru eylemin ne olduğu da buna göre tanımlanır. Ahlâkî eylem, ancak haz getiren veya hazzı amaçlayan bir eylem ise doğru eylem olur. İnsan eylemlerinin son ereğinin bedensel haz olması olağandır. Çünkü insanlar, yaradılışları gereği doğallıkla acıdan kaçınıp hazza yönelen, haz peşinde koşan varlıklardır. Acıdan kaçarak, hazzın peşinden koşan varlıklar… Bu cümlenin peşinden koşarak, haz ve doyumun ruhsal açıdan aktarmaya çalışacağım.



PSİKANALİTİK AÇIDAN HAZ İLKESİ


Psikanalitik Kuram Freud’un ötesinde A. Freud, M.Klein, D.Winnicott, W.Bion, Lacan, H. Kohut gibi bir çok kuramcıyla gelişerek devam etse de, ben bugün kuramın orjin noktası olan Freud’un temelleri üzerinden açıklayacağım.


Psikanalitik Kuram, bir insanın ruhsal işleyişini 2 prensip üzerine oturtur. Bunlar Haz İlkesi ve Gerçeklik İlkesidir. Daha önceden de bahsettiğim Freud’un Yapısal Kuramını oluşturan İd, Ego ve Süperego kavramlarını hatırlayacaksınızdır. Bugün yazımın başında Haz ve Doyum olduğundan, bu noktaya denk düşen İd (Altbenlik) ve çok fazla olmasa da Ego (Benlik) ve Süpergo (Üstbenlik) kavramlarından bahsedeceğim. Bu da demek oluyor ki yetişkinlikteki haz ve doyum arayışımız İd’in egemen olduğu ve Ego’nun ise oluşumunun başladığı döneme denk düşmekte, oradaki döngüyü yetişkinliğimizde de tekrar tekrar yaşamaktayız.


İd (altbenlik), tamamen gerçekliği tanımayan, arzu ve dürtülerimizi barındıran, doyurulmayı bekleyen yani Haz İlkesi ile çalışan bir parça. Bir bebek doğduğunda ruhsallığı sadece bu alandan ibaret hayata gözlerini açacaktır. Yenidoğanın ruhsallığında her şey ona aittir ve onun için vardır. Sadece ‘ben’ vardır. Bakımvereni onu her istediğinde doyurmalı, temizlemeli, ilgilenmeli, bu doyurulmayı bekleyen ihtiyaçları hemen karşılamalıdır. İhtiyaçlarının karşılanmamasına tahammülü olmayacak, sözel olarak kendisini ifade edemeyen bebek avazı çıktığı kadar bağıracak, ağlayacak ve doyumu sağlamak adına sistem haz prensibi içerisinde İd’in egemenliğinde çalışacaktır. Altbenliğin içerisinde barındırdığı bu dürtüler zaman ve yer kavramı tanımadan tek amacı boşalım, doyum ve haz sağlamak olacaktır. Bekletme, erteleme söz konusu değildir. S. Freud buna, Primer (Birincil) Narsisizm der. Öteki, onun ihtiyaçlarını karşılamak için vardır ama öteki olmadan da kendisi hayatta kalmayacaktır. Bu süreç 0- 6 ay gibi bir döneme denk düşecektir.


Primer Narsisizm bu süreç içerisinde yavaş yavaş kendini Sekonder (İkincil) Narsisizme bırakacaktır. En azından sağlıklı bir ruhsal gelişimde olabildiğince bırakmalıdır. Bir çok haz sistemi ile hareket eden, primer narsisizmde ki döneme gerileyen yetişkinliğin, bu Oral dönemdeki fiksasyonlarının sonucunda ortaya çıkışı bu sürecin ne kadar yeterince iyi bir biçimde geçildiği ile ilgilidir. Bu süreçte Ego’nun (benlik) oluşmaya başladığı süreçtir. İd’in haz prensibi üzerinden çalıştığı bu arzuları ve istekleri bekletebilme, erteleyebilme, dürtülere başka türlü doyum yolları bulma, onları değiştirebilme, bastırabilme, uygun yer ve zamanda onların doyumunu sağlayan eyleme girişme ancak gelişmiş ego (benlik) aracılığı ile olur. Bunu da bebek Winnicott’un deyimi ile geçiş nesneleri ile yapacak ve bu süreçte Ego, dürtüler üzerinde göreceli egemenlik kurmayı öğrenecektir. Bu da artık bebeğin sadece haz prensibi ile değil Gerçeklik İlkesi ile ruhsal aygıtının çalışması anlamına gelir. Tüm bu sürece Freud, dürtülerin doyumunu ağzı ile bebek sağladığından Oral Dönem demektedir.


Oral Dönemi yeterince iyi tamamlayabilen bebek gerçekliği de tanımaya başlamış, tamamen olmasa da İd’in isteklerini gerçekliğe göre doyurmayı sağlayan bir ego gelişmeye başlamıştır. Bu süreç ile birlikte ortalama 2 yaş ile bebek tuvalet eğitimine yani Anal Döneme geçiş yapacaktır. Dürtüler, bebek için diğer bir erotojenik bölge olan anüs ile ilk üzerinde kontrolünün olduğunu fark ettiği kakasını içinde tutmayı ya da tuvalet eğitimi süreci ile bırakmayı öğrenecektir. Bu da Süperego’nun (üst benliğin) oluşmaya başladığı bir evredir. Ancak bugün yazımın odak noktası olan haz/doyum olduğundan bu kısımdan sadece bu kadar bahsetmek yeterli olduğuna inanıyorum.


Yukarıda dile getirdiğim oral döneme ait saplanmalar, ileri de yetişkinin hayatında da doyurulamayan haz arayışlarını, doyumsuzluğu ve o da eğer egonun başa çıkamadığı noktada psikolojik rahatsızlığı getirecektir. Bilinçdışı istekler ve dürtüler haz ilkesine bağlı olarak doyum ve boşalım ararlar: bu nedenle bilinci sıkıştırma eğilimi gösterecektirler. Bu sıkışma egonun taşıyamayacağı bir noktaya geldiğinde ise hastalık ortaya çıkacaktır. Semptom hazza ulaşmaktan alıkonmuş dürtüsel bir doyumun işareti ve bu dürtüsel doyum için bir yedektir. Bu dönemdeki bilinçdışıda ebeveyni ile üzerinden çatışmaları, terapi ortamında danışan ile terapisti üzerinden anlamlandırılarak çalışılmaktadır.



İLK SORUMUZA DÖNERSEK: HAZ ARAYIŞIMIZ VE KAYNAKLARIMIZ ARTARKEN ALDIĞIMIZ DOYUM AZALMAKTA?


Erişilebilirliğin ve seçeneklerin artması ile günümüzde aradığımız haz arayışında dürtülerimizi bekletmemize, ertelememize aynı yenidoğan ki halimiz de bunu tolere etmemize gerek kalmıyor. Elimizdeki bir cep telefonu üzerinden alışveriş yaparken de bu doyumu hemen giderebiliyor, cinsellik ile ilgili hazlarımız için partnerimizi beklememize gerek kalmadan hatta bir partnere bile ihtiyaç duymadan gelişmiş yazılım kodlarının olduğu programlarla gerçek dahi olmayan kişiler ve nesneler ile iletişim kurarak belki porno endüstrisine erişimi kolaylaşarak, alkol ve uyuşturucunun yaygınlaşması ile uyarılmaya ya da yatışmayı hızlı bir şekilde sağlayarak, öfke ve saldırganca agresif dürtüleri asıl nesnemize değil de sosyal medya platformlarından hiç tanımadığımız kişilere yönelterek boşalımı sağlıyor, patronumu ‘bu olmamış’ dediğinde narsisistik kırılmalar yaşıyor, ucuz fastfood yiyeceklerle bedenlerimizi feda ederken ruhsallığımız da oral doyumlar sağlamak istiyoruz. Hiçbir hazzı artık bekletmek ya da ertelemek zorunda değiliz. İstiyorsak, elde edeceğizdir. Bu da sürekli gerçeklik ilkesinden çıkarak, haz ilkesiyle hareket etmemiz demektir. Gerçeklik ilkesi ile hayat karşımıza çıktığında ise, hazzı hemen doyuramadığım her şey bize yıkıcı öfke ya da agresyon olarak geri dönecek.


Kısacası ilk sorumuzun cevabına geri dönerek noktayı koyalım. Bu bilinçdışı çatışmalar çözümlenmediği takdir de bir nokta da bu bilinçdışı arzu ve dürtüleri bastırmak için daha çok doyum sağlayıcı nesneye ve kaynağa ihtiyacımız olacak, bunun için yeni arayışlarda olacağız. Daha çok alışveriş yapacak, sanal ilişkilere girecek, madde-alkol kullanacak, cep telefonlarımızdan oyunlar oynayacak ve bir çok şey ile bastıracağız. Ta ki bastırma, görevini yerine getiremediğinde bu bilinç düzeyinde boşluk, keyif alamama, isteksizlik, mutsuzluk, agresyona ait duyguları ile kendini gösterene ya da bir semptom ortaya çıkarana kadar. Bu döngüde doyum ararken, doyumsuzlaşmak ise elbette kaçınılmaz olacak.


Uzman Klinik Psikolog & Psikoterapist

Ceren TATAR

48 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör